Showing posts with label dekorasyon dışı konu. Show all posts
Showing posts with label dekorasyon dışı konu. Show all posts

Sunday, March 17, 2013

Google Reader Alternatives

Google Reader'a Alternatifler

Since Google announced that they will be retiring Google Reader as of July 1, 2013, the internet has been abuzz seeking and suggesting alternatives. I never really used Google Reader's own page to read my feeds as I found it ugly despite its convenience. However, the apps I do depend on use my Google subscriptions to show my feeds, so of course I'm sad to see it go. Fortunately, RSS feed readers such as Feedly and Flipboard have announced they have got us covered and their service will continue to work even after Google Reader shuts down. 

Here are two of my favorite Google Reader alternatives. I chose them because they are perfect for people who prefer mostly visual blogs, and because I have already been happily using them for quite a long while now. I'm not including Flipboard because it's iPhone/iPad and Android only and I haven't personally tried it yet. I'm also excluding The Old Reader because it's completely crippled by the suddenly increased demand and is rendered useless for who nows how long. Oh, and they don't offer an app.

Even if you are all set, I suggest you download a copy of your Reader data using Google Takeout. That way, if you start to feel unsatisfied about your choice of RSS reader after Google Reader is discontinued, you can still use that data to set up a different one.

Google, Reader'ı 1 Temmuz 2013'ten itibaren emekliye ayıracağını açıkladığından beri internet alternatif arayışları ve önerileri ile çalkalanıyor. Ben Google Reader'ın kendi sayfasının görüntüsünü sevmediğimden dolayı takip ettiğim blogları o sayfadan okumuyordum. Ancak kullandığım aplikasyonlar Google Reader'daki üyeliklerimi kullanarak çalıştığı için elbette Reader'ın kaldırılması beni de etkiliyor. Neyse ki, normalde takip ettiğimiz blogları Google Reader üzerinden bize ulaştıran Feedly ve Flipboard gibi uygulamalar, Reader kapandıktan sonra da işlemeye devam etmelerini sağlayacak önlemler aldıklarını açıkladılar.

En çok önerilen Google Reader alternatiflerinden favorim olan iki tanesini aşağıda paylaşıyorum. Bunları seçtim çünkü görsel ağırlıklı blogları takip etmekten hoşlananlar için özellikle uygunlar. Ayrıca her ikisini de uzun süredir seve seve kullanıyorum. Flipboard'u aralarına katmadım çünkü o yalnızca iPhone/iPad ve Android tabletlerde mevcut, ayrıca bizzat kullanmadım. Alternatifler arasında sıklıkla önerilen The Old Reader'ı da katmıyorum çünkü ani artan ilgiyi kaldıramadılar, şu an üyeliklerinizi aktarmak dahi mümkün değil, ayrıca mobil aplikasyonu yok.

Yeni bir "reader" seçip ayarlamalarınızı yapsanız dahi, Google Takeout aracılığıyla Reader verilerinizi bilgisayarınıza indirmenizi öneririm. Böylece Google Reader kapatıldıktan sonra seçiminizden pişman olsanız dahi bu verileri seçeceğiniz yeni bir "reader"a kolayca aktarabilirsiniz.



If you are using a PC or a Mac, just go to feedly.com and get the plug-in for your browser. After that, all you need to do is sign in with your Google account and your subscriptions will be synced instantly. That's it, done! Just make sure you do this before Google Reader goes kaput. What I like about Feedly, apart from the speedy transition, is that it is beautiful and versatile. Whether you like to view your subscriptions in a list format or Pinterest-like stream of images, setting your preferences is a breeze. Another plus is that it's available as an app for your iPhone/iPad.

You can find my blog's feed on Feedly here, just click "add" if you wish to subscribe.

Eğer PC veya Mac kullanıyorsanız feedly.com'a giderek tarayıcınıza uygun eklentiyi indirin. Bundan sonra tek yapmanız gereken Google hesabınızla giriş yapmak; böylece üyelikleriniz anında, kendiliğinden aktarılacak. Bu kadar kolay! Yalnız bu işi Temmuz'dan önce yapmanız gerekiyor. Feedly'yi sevme sebeplerim şık görüntüsü, kolay kullanımı, farklı tercihlere göre arayüz seçimi yapabilme olanağı. Üyeliklerinizi ister alt alta liste formatında, ister Pinterest benzeri sıra sıra imajlar biçiminde görüntüleyebilirsiniz. Bir diğer artısı iPhone/iPad aplikasyonu bulunması. 

Benim blogumun feed'ine Feedly'de buradan ulaşabilirsiniz, blog isminin yanındaki "+add" (ekle) butonuna tıklamanız yeterli.

Bloglovin'


For Bloglovin', you need to create an account or login with Facebook. Once you do that, go to your Bloglovin' account settings, scroll down to import blogs from your Google Reader. And then let the fun begin! What I like about Bloglovin' is that not only is it easy to use and beautiful, but the ability to browse categories among top blogs or popular posts mean you can always discover new blogs to follow. It is also available for iPhone/iPad.

You can find my blog on Bloglovin' here, or click on the logo on the blog's sidebar to follow.

I'm sorry I can't provide you with a Facebook page for my blog. I just don't want to manage an additional account. But I do tweet my new posts on my Twitter.

Bloglovin'in sitesine giderek bir hesap oluşturmanız, veya Facebook ile giriş yapmanız gerekiyor. Bunu yaptıktan sonra "account" yani hesaba, açılan menüden "settings" yani ayarlara tıklayın. Ardından aşağıda "import blogs" yani blogları aktara tıklayın. Açılan sayfadan "Google Reader"ı seçin ve "import from Google Reader" yani Google Reader'dan aktar emrini verin. 

Bundan sonra eğlenceli kısmı başlıyor. Üye olduğunuz blogların yanı sıra farklı kategorilerdeki "Top Blogs" listeleri arasında gezinebilir, yeni yeni bloglar keşfedebilirsiniz. iPhone/iPad için bir aplikasyonu da bulunuyor.

Benim blogumu Bloglovin'de burada bulabilirsiniz. İzlemek için blog isminin altındaki "follow" yani izle butonuna tıklamanız yeterli.

Maalesef blogumu takip edebilmeniz için bir Facebook sayfam yok çünkü ekstra bir hesap daha yönetmek istemiyorum. Ancak yeni yazı yayımladığım zaman Twitter'dan mutlaka haber veriyorum.


Thursday, April 8, 2010

On My Sonar

Sonarımda: Yunuslar
{}
Yunuslarla yüzmenin, bir insanın gerçekleştirebileceği en acımasızca eylemlerden biri olduğunu biliyor muydunuz?
{}
Yunus parklarındaki yunuslar Japonya Taiji'den getirilir. Ses duvarı ile bir koya hapsedilen yunuslar arasından tutsak edilecekler seçilir, geri kalanlar ise katledilir. Aile duygusu çok güçlü olan bu akıllı hayvanlar tarifi imkansız acılar çeker, anneler bebeklerinden ayrılmamak için mücadele eder. Tutsaklık için seçilenlerden bir kısmı yolda telef olur. Bir kısmı intihar eder. Çoğu ölü balık yemeye alışamadıkları için açlığa mahkum olur. Normalde asla yemeye tenezzül etmeyeceği ölü balık için, tıpkı közde yürütülerek dansettirilen ayılar gibi, türlü şaklabanlıklar yapmak zorunda kalırlar. Ölü balık yemeyi kabul eden yunuslara anti-depresan ve sindirime yardımcı ilaçlar yutturulur. Beton havuzlar, yunusların sonarlarını kullanmalarını engeller, bir nevi kör olurlar.
{}
Daha çok kısa süre önce Alanya'da 4 yunus öldü. Şimdi Ölüdeniz'de bir yunus parkı inşaası var. Lütfen imza kampanyasına destek verin, şimdiye kadar 2320 kişi birer dakika ayırdı, bu iç burkucu işkenceye tepkilerini ortaya koydu. İmzalamak çok kısa sürüyor, hiçbirşeye üye olmak falan gerekmiyor.
{}
O resimleri blog'umda istemiyorum, ama daha önce görmediyseniz yunusların nereden geldiğine dair görsel bir ipucu.
{}
Did you know that swimming with dolphins is one of the cruelest acts a person can commit? You probably do, since everyone has heard about The Cove. We have a petition against the construction of a new dolphin park (aka dolphin torture camp) in southern Turkey. It is being built as a tourist attraction, so it would be tremendous help if you guys could sign it right here. You don't have to be Turkish to sign it. When you click, scroll down to read the petition in English. Only takes a couple of seconds.
{}
I don't want those pictures on my blog, but here is just a taste of where dolphins come from.

Friday, February 19, 2010

An Education

{}
I saw the movie "An Education" 2 days ago, and I haven't been able to stop thinking about it ever since. I saw many great movies this year but this one blew me away. It had been a while since I watched a movie which was this clever, amazingly cast and well-acted, with satisfying twists keeping me interested, a good message, and last but not the least; the decor and clothing used incredibly well throughout the movie, making it not only a joy to watch but also supporting certain moments of enlightment of the main character. Carey Mulligan with her Audrey Hepburn charms was amazing along with the rest of the cast (esp. Alfred Molina), but I think Peter Sarsgaard deserves special mention for his charming yet very subtly creepy portrayal of the character David. Somebody nominate this man for an award! And go see this beautiful movie.
{}
2 gün önce "An Education", veya iyi düşünülmeyerek katledilmiş Türkçe adı ile "Aşk Dersi'ni izledim. Aklımdan çıkaramıyorum. Bu yıl birçok iyi film izledim, ancak bu kadar zekice icra edilmiş, mükemmel seçilmiş harika oyunculara sahip, film boyunca ilgimi canlı tutan ufak sürprizlerle dolu, iyi bir mesaj içeren ve kıyafetler ile dekorların göz doyurucu güzellikte olmalarına ek olarak hikayeye ve ana karakterin aydınlanma anlarına destek vermesi ile beni tepeden tırnağa etkileyebilen bir film izleyeli epey olmuştu. Başrolde Audrey Hepburn tatlılığıyla Carey Mulligan diğer tüm oyuncularla birlikte (özellikle Alfred Molina) harikaydı, ancak Peter Sarsgaard, David karakterini cazibeli ancak inceden inceye bir tuhaf yansıtışı ile ayrıca anılmayı hakediyor. Birisi bu adamı bir ödüle aday göstersin! Bu etkileyici güzellikteki filmi mutlaka izlemelisiniz!
{}

Sunday, February 14, 2010

Sweet Tooth & Sweethearts

{}
{}
My expectations from Valentine's day are pretty simple compared to that clichéd, costly package of romantic dinners, weekend vacations, glamorous gifts. I think it's nice to have another day to celebrate love, but that pressure of this having to be the most romantic day ever only sucks the romance out of the day and makes us all prone to disappointment. My favorite way of marking the occasion is sharing dessert with my love; possibly a chocolate soufflé or a big sundae, both of which are never as fun to eat by myself. Each bites tastes sweeter when it's him holding the spoon.
{}
Benim Sevgililer Günü beklentilerim, bize pompalanan klişeleşmiş romantik yemekler, haftasonu tatilleri, görkemli hediyelerden oluşan pakete kıyasla bir hayli basit. Bence aşkı kutlayacak bir ekstra gün olması iyi hoş, ancak bugünü romantik geçirme baskısı sonunda günün romantizmini kaçırmaktan ve hayal kırıklığı yaratmaktan başka bir işe yaramıyor. Bence bugünü kutlamanın en güzel yolu sevgilimle bir tatlıyı paylaşmak; özellikle de çikolatalı sufle veya kocaman bir kup dondurma gibi tek başına yendiğinde asla sevgiliyle paylaşıldığındaki kadar tatlı gelmeyen birşeyi. Hem hazırladığı mükemmel sufle/krema/şeker oranlı kaşığı kendi yemeye kıyamayıp sevgilisine yediren bir erkekten daha tatlı ne olabilir?
{}
{}
{}
Paul Smith Sundae designed by Amy Moss. All other images from BHG.

Friday, October 23, 2009

Hurrah 350!

{}
English readers, please take a few moments to visit
350.org and be informed about why the number 350 is so important for our future, and why October the 24th is very significant. The picture above is a little collage I put together to honor the day!

Bu bir davetiye – birlikte bir hareket başlatmak, küresel ısınmaya dur demeye bir gün ayırmak için bir davetiye.

İşte size dünyanın en önemli sayısı: 350.

Bir sene önce dünyanın en önemli hava bilimcilerinden NASA’nın James Hansen’i ve yardımcılarının yaptıkları araştırmalar ve çalışmalar çok önemli sonuçlar ortaya çıkardı. Eğer atmosferdeki karbondioksit miktarını 350 parça / milyona indiremezsek dünyamızın medeniyetlerin oluşmasına ve canlıların yaşamasına imkân veren yapısını tamamen kaybedeceğiz. Dünya’nın bildiğimiz Dünya olabilmesi için atmosferdeki karbondioksit miktarının 350 parça milyonun altında tutmak zorundayız.

Kötü haber; 350 parça / milyon sayısını çoktan geçtik – şu an atmosferdeki karbondioksit miktarı 389 parça / milyon. Bu nedenle kutuplar eriyor, kuraklık her yeri etkiliyor, bu nedenle sıtma gibi bulaşıcı hastalıklar yayılarak daha önce görülmedikleri yerlerde salgın haline geliyorlar.

İyi haber ise, ne yapmamız gerektiğini biliyoruz. 350 sayısını hedefleyerek atmosferdeki güvenli karbondioksit miktarına geri dönebiliriz. Bunun için en güzel fırsat bu Aralık ayında Kopenhag’da gerçekleşecek. Dünya liderleri yeni bir iklim politikası belirlemek için Aralık ayında Kopenhag’da buluşuyorlar. Bizim görevimiz liderlerimizin çevre (ve bizim geleceğimiz) için doğru kararları aldıklarından emin olmak: en yeni bilimsel bulgulara, yani 350 sayısına, dikkat ettiklerinden emin olmalıyız. Bu enerji tasarrufunu sağlayan elektronik aletler kullanmaktan bile daha önemli – bu dünyanın enerji politikalarını etkilemek için karşımıza çıkacak nadir fırsatlardan bir tanesi.

24 Ekim günü, Kopenhag’da Aralık ayında gerçekleşecek Birleşmiş Milletler çevre konferansından tam 6 hafta önceye denk geliyor. Ve 24 Ekim günü, bilim adamlarının söylediklerini dünyaya dinletmek için sahip olduğumuz en büyük ve belki de en son şans.

Amacımızı yalnızca küresel bir hareket ile gerçekleştirebiliriz – ve bu hareket çoktan dünyanın dört bir yanını sarmaya başladı. Kamerunlu çiftçiler, Çin’de öğrenciler, hatta dünya kupası kayakçıları 350 sayısını duyurmak için çalışmaya başladılar. Kiliseler çanlarını 350 kere çaldılar, Budist rahipler sırtlarını Himalaya dağına yaslayarak vücutları ile 350 sayısını oluşturdular… 350 sayısı her dilde aynı, her kültürde ses buluyor, bu nedenle bugün 350’den daha önemli bir mesaj ve bilimsel kanıt yok.

24 Ekim "350"nin önemini duyurmak için son şansımız. Ben blog'uma, Facebook sayfama bu konuda yazdım ve yukardaki ufak kolajı hazırladım. Peki siz üzerinde yaşadığınız, hergün karnınızı doyuran ve çocuklarınıza yuva olan gezegen için ne yapacaksınız?

Çevreci olmayabiliriz, çöpleri ayırmıyor, elektronikleri standby'da bırakıyor, suyu israf ediyor, etrafa zehir sıkıp canlıları öldürüyor olabiliriz. Umursamaz, veya düpedüz açıkgözlü olabiliriz. Ama bindiğimiz dalı (gezegeni!) kesecek kadar aptal değiliz... Atın bakayım o testereyi elinizden, duyuralım şu 350 parçacık meselesinin önemini.

Daha ayrıntılı bir açıklama burada.
Buradan ise blog'unuza 350 logosu ekleyebilirsiniz.

Thursday, July 23, 2009

Cows & Hens

İnekler ve Tavuklar
{}

Photography/Fotoğraf Baki Berk Kayalar

{}
Amazing site. It was very intriguing to read about the happy cows myth and the cage-free eggs myth. Someone is taking us for a fool. Thankfully we have led our lives to a point where we can have our own chicken coop and a couple of goats. If that doesn't work out, going vegan is making perfect sense.
{}
Photography/Fotoğraf Baki Berk Kayalar
{I know they're ducks!} {Biliyorum, bunlar ördek!}
{}
Bu muhteşem site maalesef ingilizce. Mutlu inekler yalanı ve kafese tıkılmadan yumurtlanmış yumurta yalanı hakkındaki sunumları yine de izleyebilirsiniz.
{}
Kısaca özetlemem gerekirse süt sağılırken ineğe zarar verilmediğini zannediyoruz ama süt endüstrisi ineklere yabancı cisimlerle tecavüz ediyor, boğalardan sperm almak için kısırlaştırılmış erkeklerle çiftleştiriyor, erkek buzağıları anasının karnından çıktığı gibi mezbahaya yolluyor, 20-25 yıl yaşayan inek birkaç yılda tükenip telef olana kadar tecavüz kafeslerinde insan kolu ve bir yapay dölleyici ile hamile bırakılıp doğurtulularak, sonra da yavrularından ayırılarak ömrü boyunca süt verdiriliyor. Tabi bunların hepsi son derece sevimsiz ve ürkütücü endüstriyel tesislerde gerçekleşiyor, ineklerin sevdiği çayırlarda değil. Bu sütleri içmeye devam edersek sonunda biz de gebereceğiz.
{}
Yumurtalar ise kanatlarını bile kıpırdatamayacak kadar küçük bir kafese tıkılmış, telef olmadan önce durmadan yumurtlatılan tavuklar tarafından yumurtlanıyor, bunu zaten biliyoruz. "Kafessiz" olarak pazarlanan yumurtalar ise aynı alana tıkılmış binlerce tavuğun birbirlerine zarar vermemeleri için gagaları kesilerek feci şartlarda yine telef olmadan önce yumurtladıkları yumurtalar. Bu kadar kan, acı ve gözyaşıyla yumurtlanmış yumurta gözümde koca bir kanser hapı gibi canlanıyor, bize hayrı dokunmaz!
{}
Biz Meyvelitepe'de kendi kümesimiz ve birkaç keçimiz ile kıyım ve katliam yapmadan sofraya oturabilmeyi planlıyoruz. Planlar tutmazsa sanırım vegan olacağım. Türkiye'deki süt ve yumurta üreticilerinden biraz şeffaflık rica ediyorum!

Tuesday, July 7, 2009

Vücut Yükü

Body Burden
{Türkçe yazı için aşağı ininiz}
{}
Ray Caesar, "Kitten"
{}
Everytime I work out, I come by a couple of idiots in the changing room who try to cover their stench with aerosol sprays. I mean hellllooooo we have a freaking hole in the ozone layer and global warming is kicking our ass, not to mention those sprays smell horrible and burn my throat.
{}
Anyway, I really want to share a link about body burden with you, and you absolutely must read it, especially if you have any children. Don't be lazy, it is extremely important for you to be informed about this issue. I read an article about body burden a while ago, it was about a British mother testing herself and her 1-year-old for toxic chemicals, and the results were shocking; the poor baby had so much more chemicals in his body than her mothers. Moms should also be informed about bottles and a chemical called BPA. And everyone who happens to like being alive vs. being dead must research the truth about Canola oil and GMO (genetically modified organism).
{}
~~
{}
Ne zaman spor yapsam mutlaka soyunma odasında bu devirde halen ter kokularını sprey deodorant kullanarak örtmeye çabalayan birkaç gerzekle karşılaşıyorum. Huuuuuu ozondaki delikten haberiniz yok mu, gırtlağımıza kadar küresel ısınmaya battık hiç mi duymadınız? Bırakın artık şu genzimi yakan aerosol spreyleri kullanmayı. Azıcık duyarlılık yahu!
{}
Ray Caesar, "Sisters"
{}
Neyse, sinirimi bir kenara bırakayım da size çok önemli bir bağlantı vereyim; Meyvelitepe'nin "Miras" adlı yazısı. Sitenizi kene için zehirletmeden, sivrisinek tabletini fişe takmadan, köşedeki örümceği spreyle öldürmeden, sandviçinizi plastik kaba koymadan, hatta sokağa çıkmadan önce bir okuyun, özellikle çocuğunuz varsa sakın okumamazlık etmeyin.
{}
Yazıda bahsi geçen makaleyi ben de okumuştum; İngiliz bir anne, kendisini ve 1 yaşındaki oğlunu vücutta biriken toksik kimyasallar için test ettiriyor ve sonuçlar 1 yaşındaki çocuğun 30 yaşlarındaki annesinden çok daha fazla zehirle yüklü olduğunu gösteriyordu.
{}
Biberon kullanan çocuğu olanlar Berceste'nin bu yazısını da mutlaka okumalı. Mutfakta Zen'de arayarak GDO (genetiği değiştirilmiş organizmalar), Kanola yağı ve diğer önemli konular üzerinde bilgi edinmenizi şayet canınızı seviyorsanız öneririm.
{}
Ray Caesar, "Castor"
{}
Ekleme: Bakın, mesela yani.

Friday, June 26, 2009

Michael...

{}
I never knew I would be so touched by this. Legends die young, I guess there is no escape from it. These people, John Lennon, Elvis Presley, Kurt Cobain, Michael Jackson, were all completely unique, and all opened a new page in the music world, and life too since music influences lifestyles so much. The legend of my generation is gone! (I'm not including Madonna because her success comes from her ability of adapting herself to new things so fast.) So sad :(
{}
Bunun bana bu kadar dokunacağını bilmiyordum. Efsaneler genç ölüyor, bundan kaçış yok galiba. Bu insanlar -John Lennon, Elvis Presley, Michael Jackson- tamamen orjinal insanlardı, kendi tarzlarını yaratmışlardı ve müzik dünyasında ve hayat tarzlarımızda yeni birer sayfa açmışlardı. Benim jenerasyonumun efsanesi gitti! (Madonna'yı saymıyorum çünkü onun başarısı kendini yeniliklere adapte edebilmesinden geliyor, diğerleri gibi bir "tip" değil o.)

Thursday, June 18, 2009

153 Hayvan Ambulansı

{}
{}
Ne güzel bir haber bu! Barınak Gönüllüleri Derneği'ne teşekkürler!
{}
"İstanbul'da sokak hayvanları için ambulans hizmeti başladı. Nerede acil ambulansa ihtiyacı olan bir sokak hayvanı görürseniz ALO 153'Ü ARAYIN...
{}
İstanbul'un tamamına 24 saat boyunca hayvan ambulansı hizmeti götürüldüğü çalışmada kullanılan tam donanımlı ambulansta yoğun bakım ünitesi ve solunum cihazı da bulunuyor. İstanbulluların olası hayvan yaralanmaları durumunda ''Alo 153''ü arayarak hayvan ambulansını bölgeye çağırmaları gerekiyor. Ambulans hizmeti ücretsiz olarak veriliyor."
{}
Arabasız bir insan olarak trafikte bir hayvanın kaza geçirmesine şahit olmak en büyük kabuslarımdan biriydi. Şimdi o hayvancık şöförün insafına kalmayacak. Bu numarayı kaydedin!

Tuesday, February 10, 2009

Mim 2.0

{ Second tag post -only in Turkish. My treat for you is a link to The Deco Detective's post today, the image above along with lots of breathtaking photos can be seen right here. }

Aydan Atlayan Kedi beni Proust anketi ile mimledi. Gelsin sorular:

Sizi en çok üzecek olay?
Sevdiğim birini kaybetmek. Bu iyileşme imkanı olmayan bir yara.

Nerede yaşamak isterdiniz?
Sabit bir yerde yaşamak istemezdim. Birkaç ay ıssız bir adada, birkaç ay bir Avrupa şehrinde, birkaç ay ailemin evinde, birkaç ay bir ormanda, biraz kutuplarda, biraz Uzakdoğu'da.. Hep hareket halinde olayım isterdim.

Yaşayabileceğiniz en mutlu an?
Mutluluğun anlık birşey olmadığına, bir süreç olduğuna inanıyorum. Ama madem ütopik bir andan söz ediyoruz, o halde ölüm döşeğinde içsel yolculuğumu tamamlamış, olgunlaşmış ve gelecek adımı merakla, hazır bir şekilde karşılıyor olmak. Bu soruya "ölmek" cevabını veren başkaları da var mı acaba? :)

Hangi hataları hoşgörüyle karşılayabilirsiniz?
Bundan 5-10 yıl sonra esamesini hatırlamayacağım hataları.

En sevdiğiniz erkek karakter?
İşte beni en çok zorlayan sorulardan biri. Gandalf the Grey diyelim :)

En sevdiğiniz kadın karakter?
Of, çok zorlandım. Kitap ve filmlerde kendi başının çaresine bakan, akıllı, zarif, iradeli, güçlü kadınları seviyorum. Hangi birini yazayım...

Tarihteki favori kahramanlarınız?
Mucizeler gerçekleştirmiş, kitleleri ebediyen etkilemiş tüm peygamberler. Leonardo DaVinci. Yaşadıkları çağın ötesinde yeteneklere sahip, eşi benzeri bugüne dek dünyaya gelmemiş insanlar.

Gerçek hayattaki favori kahramanlarınız?
Aklıma gelmedi, sınırları yıkan, çerçevenin dışında düşünebilen tüm insanlar.

En sevdiğiniz ressam?
Michelangelo. DaVinci. Rönesans ve Barok dönemlere ait ressamlar; Rembrandt, Vermeer, Caravaggio.

En sevdiğiniz müzisyen?
Beni başka diyarlara götürebilen müzisyenler, belli biri yok. Müzik kültürüm acilen gelişmeli, kimbilir neler kaçırıyorum.

Bir erkekte en çok beğendiğiniz özellik?
Güçlü irade, keskin zeka, kendini yenileyebilmek, yaratıcılık, uzun boy/geniş omuz (özellikler manevi olacak diye bir kural yoktu değil mi?).

Bir kadında en çok beğendiğiniz özellik?
Keskin zeka, hayalperestlik, yaratıcılık, kelimeleri akıllıca kullanabilmek, zarafet.

En sevdiğiniz erdem?
Gözünü herhangi bir hedefe dikip bilinçli bir şekilde o yolda ilerleyebilme. Hırs değil de kararlılık diyelim.

Yapmaktan en mutlu olduğunuz iş?
Aylaklık etmek ve yemek yemek arasında kaldım. Stressiz, yavaş, tadına vara vara muhteşem yemekler yemek, yeni tatlar denemek olsun. Bir de bilgisayar oyunları oynamak.

Kimin yerinde olmak isterdiniz?
Yüzüklerin Efendisi, Yerdeniz, Belgariad, Harry Potter evrenlerinden birinde, ok atıp büyü yapıp kötülerle savaşan bir kahraman olmak isterdim.

Arkadaşlarınızda hangi özelliklerin olmasını istersiniz?
Hayalperestlik, önyargısızlık, temiz kalplilik.

Kendinizde gördüğünüz en temel eksiklik?
Asosyallik, erteleme huyu, kararsızlık. Kendime güvensizlik.

Hayatınızın en büyük şanssızlığı?
Çok şanslı bir insan olduğumu düşünüyorum. Çok şükür ki bu soruya vereceğim herhangi bir cevabım yok :)

En sevdiğiniz renk?
Her an değişiyor. Bu aralar mavim geldi.

En sevdiğiniz çiçek?
Japon süs kirazı. Kokusu için kasımpatı ve mimoza.

En sevdiğiniz kuş?
Doğada kendi düzeni içinde yaşayan tüm kuşlar, göçmenler, avcılar. Yalnız kırlangıçların sürüler halinde suya karınlarını değdirip tekrar göğe süzülmelerini saatlerce izlesem sıkılmıyorum.

En sevdiğiniz yazar?
İşte zor bir soru daha! Roald Dahl'ın yeri çok özel, onun dışında Tolkien, Brontë kardeşler, Italo Calvino.

En sevdiğiniz şair?
Şiir konusunda bilgili değilim. Aklımda yer eden sevdiklerim Fuzuli'nin Su Kasidesi, Oscar Wilde'ın The Ballad of The Reading Gaol'u.

Tarihte en sevmediğiniz karakter?
Hitler diyelim diye sormuşlar bu soruyu. İnat ettim, para hırsı ile sömürü yapan tüm şahsiyetler diyeceğim.

En çok isteyeceğiniz özellik?
Sihir yapma gücü. O olmuyorsa ışınlanma.

Nasıl ölmek isterdiniz?
Yaşlı, dinç, huzurlu olarak aniden.

Hayattaki sloganınız?
Rahat ol!

Şu anki ruh haliniz?
Bekleyiş...

Bu son soruyu Proust'a sorduklarında "Bu test için yarım saattir kendim hakkında kafa yorduğumdan dolayı sıkıntılı" yanıtını vermiş. Bunu göze alıp mimi yazıp yazmama, beni kurbağaya çevirip çevirmeme kararını da kendilerine bırakarak cadılara sataşıyorum, Hüp Cadısı ve Uyuz Cadı'yı mimliyorum.

Resim, The Deco Detective'den.

Mim 1.0

{ I've been tagged by a Turkish blog, sorry I won't translate :) }

Okuduğum tüm bloglar adeta mim yağmuruna tutulmuş, mimlenen mimlenene. Hüp Cadısı sayesinde ben de katılıyorum oyuna. Aydan Atlayan Kedi'den gelen bir mimim daha var ama onu ayrıca yazacağım :)
Bu mim oyunlarla ilgili. Çocukken oynadığımız oyunları yazıyoruz. Öyle gruplar halinde oynanan, kurallı oyunlar beni hiç sarmamıştır, şu an aklıma gelenler bunlar:

- Oyun sayılır mı bilmiyorum ama çocukken benim için saatlerin akıp gitmesine neden olan aktivitelerin başında resim yapmak gelirdi. Kağıt ve boyalar yanımda oldukça hiç sıkılmazdım.

- Arkadaşlarımla birlikteyken takıntılı bir şekilde oynadığımız oyun ip atlamaydı (beyaz lastik ile). Bu çok zevkli bişeydir, birkaç kafadar bulsam da spor niyetine atlasak.
- En yakın arkadaşım da benim gibi tam bir erkek fatmaydı, öyle evcilik mevcilik hayatımda oynamadım. Favori aktivitemiz gittiğimiz yuvanın bahçesindeki bar ve halka biçimli salıncaklarda baş aşağı sallanmaktı. Günümüzün belli bir kısmı böyle baş aşağı geçiyordu, sohbetimizi o şekilde ederdik. (Ben akşam eve geldikten sonra da baş aşağı televizyon izlerdim.)

-Yuvanın harika bir bahçesi vardı, kar, kış, yağmur demeden bahçedeki parkta, kumda, dökülmüş yaprakların arasında, gizlice girdiğimiz kömürlükte, kuralları delerek tırmandığımız su deposunun çatısında, çamurda oynar dururduk. O muhteşem bahçede oynadığımız oyunların hepsini hatırlamam mümkün değil ama çoğunun zaten az olan yasakları delmek ve dolap çevirmek üzerine kurulu olduğunu söyleyebilirim.

- İlkokulda çok kalabalık bir grup topladıysak "yerdenyüksek" oynardık. Bu oyun yakalamaca benziyor, tek fark yerden yüksek duvar/bank/vb. yerlerin tepesine çıktığınızda koruma altındasınız, yüksek yerler arasında koşarken ekstra dehşet faktörü için kar maskesi takmış arkadaşlar tarafından yakalanıp hafiften dayak yiyorsunuz.

-Hayvanlarla oynardım, hafiften Elmayra'lık vardı ama fazla zarar vermemişim neyseki. Baktığım civcivler, bulduğum kaplumbağalar, sokak köpekleri favori oyun arkadaşlarımdı.

Malla'yı ve geçmişi yad etmek isteyen herkesi mimliyorum. Hadi bakalım.
Resim yakın zamanda moviemax'te izlediğim "Tilki ve Çocuk" filminden...

Wednesday, February 4, 2009

Dilemma - Kararım

Dilemma - My Decision


{scroll down for English}

Yazdığım uzun yazıyı okumaya zaman ayırdığınız, hiç bir çıkarınız olmaksızın beni ilgilendiren bir konu üzerine kafa yorduğunuz, deneyimlerinizi, düşüncelerinizi paylaştığınız için ne kadar teşekkür etsem az. Yorumlar geldikçe anlatamayacağım derecede duygulandım ve bir blog yazıyor olmanın meyvelerini topladığımı ilk defa bu kadar yoğun olarak farkettim. Biraz yabani bir insan olduğum için kendimi bir yerlere, bir gruba ait hissetmekte hep zorlanmışımdır, sayenizde bu ufak blog yazarları/okurları topluluğunda bir yerim olduğunu hissettim :)

Yorumlarınız kararımı doğrudan etkiledi. Bazıları derhal uygulayabileceğim öneriler, bazıları bu ikilemi aştıktan sonra da uzun vadede bana faydası dokunacak öğütlerdi; hepsi benim için eşit derecede değerli düşüncelerdi. Sanırım için için herkesin bir ağızdan "Ayrıl oradan, keyfine bak, hayat güzel" demesini umuyordum, en mantıklısı olmasa da en cazip görünen bu seçeneği onaylamanızı istediğimden:) Yorumlarınızı yoğurup, hepsinden birşeyler almaya çalışarak bir değerlendirme yaptığımda vardığım sonuç: Sabırlı olmalıyım, motivasyonumu kaybetmemeliyim, 1 seneyi burada doldurmalı, ancak hedeften şaşmamalı ve 1 seneyi doldurduktan sonra daha fazla burada kalmamalıyım.

Bir de ne kadar inanırsınız bilmiyorum ama anneme telefonda "kesin kararlıyım, ayrılıyorum" dedikten 10 dakika sonra gelen zam bana sanki evrenin bir işareti gibi geldi. "Az daha dur, böylesi daha hayırlı" diyordu sanki. İşaretleri okumanın, sezgilerin önemine inanıyorum ben.

Sayılı gün çabuk geçer derler, ben 3 buçuk aydan geri sayıma başlıyorum şu an. Bundan sonra da terapiste, hayat koçuna ne hacet; kafam karıştığında bana yol gösteren böyle okuyucularım olduktan sonra sırtım yere gelmez. Hepinize tekrar tekrar teşekkür ediyorum, kucaklıyorum.

I can't thank you enough for taking the time to read my previous post, putting your valuable thoughts into it, and sharing your precious experiences. I was very touched by the comments and got very emotional as I realised how you cared. I felt I was a part of the blogger community and feeling that I was collecting the fruits of blogging was priceless.

Thinking all of the comments as a whole, the message I got was that I must be patient, I must not lose my motivation, I should complete my year here, but I should not stay any longer than that and move on to something that can give me more experience in the area that I want to lead my career to.

I don't know if you believe it but there is also the case of signs. I think getting a raise 10 minutes after calling my mom to say "I am certainly quitting this week" is rather ironic, and it feels like the universe is trying to tell me to hold on just a little bit longer. I believe in the importance of intuition and keeping an eye open for messages of the universe.
So, I have 3 and a half months left here. Who needs a therapist or a life coach when I have got readers like this? Thank you all so much...

Art by Maggie Taylor.

Resimler; Maggie Taylor eserleri.

Friday, January 30, 2009

Dilemma (Türkçe versiyon)

{Click here for the English version of this post, or scroll down}

Kişisel bir konuda okuyucularımın görüşüne ihtiyacım var. İşte düştüğüm ikilem:

23 yaşındayım, ensdüstriyel tasarımın kıt kanaat varolduğu bir ülkede mesleğim bu. İyi bir öğrenciydim, yaptığım işte de iyiyim. Endüstriyel tasarım benim için bir tutku, başka tasarım alanlarına kayan arkadaşlarım olduysa da grafik, web, moda, iç mekan, tekstil tasarımı gibi dallar beni hiç çekmedi, vazgeçemedim endüstriyel tasarımdan. Herhangi bir giderim yok, dolayısıyla çalışmaya aslında ihtiyacım yok şu an. Ben sadece kariyerime adım atmak, birşeyler öğrenmek için çalışmak istedim. Ama hem gelecekte kendi ofisimi kurmak, hem de bir süre yurtdışında yaşamak istediğim ve ailem de zengin olmadığı için para kazanmam da lazım aslında. 8 aydır çalıştığım bu yer büyük ve kurumsal bir şirket, satın almacılara bağlı olarak çalışan, şirketteki tek tasarımcıyım ve bu benim ilk işim. Tek tasarımcı olduğum için tasarım süreci iş hayatında nasıl işler gibi kritik bir konuyu ve okulda kapsamlı olarak öğretilmeyen üretim ve proje sonuçlandırma gibi önemli bilgileri edinemiyorum. Aylardır işten ayrılmanın hayaliyle yaşıyordum, işten ayrılmam halinde ihtiyacım olduğunu gözlemlediğim becerileri edinmek için kafamda bir program oluşturdum ve Şubat'ın ilk haftası, yani önümüzdeki Pazartesi ay sonunda işten ayrılacağımı bildirmeye karar verdim. Ama daha bunu söyleyemeden patron bana zam vermesin mi? Ufacık, minnacık, belli belirsiz bir zam, ama maaşına zam yapmış patrona da "kusura bakmayın ben ayrılacağım" nasıl denir ki?? İkilemim şu; yine de ayrılacağımı söylemeli miyim yoksa bir süre daha beklemeli miyim? Ömrümü burada, ya da böyle büyük bir şirkette bir eleman olarak geçirmek istemediğimi ve burada en fazla 1, işler çok iyi giderse hadi hadi 2 yıl geçirip gideceğimi zaten baştan beri biliyordum. Neyse, işimin avantajları ve dezavantajlarını anlatayım:


Önce, avantajlar:

-Saygın bir şirket.

-Patron çok şeker, anlayışlı, zeki, iyi. Ayrıca iyi bir referans. Onunla aramı bozmak katiyen istemiyorum.

-Fazla kazanmıyorum ama kazandığımın tamamı bankaya gidiyor. Türkiye'de başlangıç seviyesi tasarımcılara genelde para bile ödemiyorlar, öderlerse de asgari ücret gibi komik bir rakam veriyorlar.

-Giriş-çıkış saatleri belli. Esnek saatler değil yani. Aşırı meşgul de olmadığım için 6'da çıkıp 7'de evde olabiliyorum. Oysa şirketteki diğer insanlar(satın almacılar vs.) mesai ücreti diye birşey olmamasına rağmen geç saatlere kadar çalışıyorlar.

-Türkiye'de tasarımcılar için her zaman iş kıtlığı var zaten, şimdi bir de kriz eklendi.

-İhtiyacım olan şeyler, öğrenemiyor da olsam kağıt üzerinde deneyim işte.


-Patron dedi ki devam eden yüksek lisansım ve iş arasında bir denge oluşturabilirmişiz.(Okula gitmem, tez yazmam gerekiyor da..)

-Sevgilimi o kadar az görebiliyorum ki her buluştuğumuzda "
50 İlk Öpücük" filmindeki gibi sil baştan heyecan yaşıyoruz :P




Şimdi, dezavantajlar:

-Kağıt üzerinde tasarım işi olarak gözükse de aslında tasarım yapmıyorum, tasarım ve üretime dair bilmem şart olan şeyleri öğrenemiyorum. Kendimi kıvranır bir şekilde havadan tekstil deseni çizer buluyorum ki bu deneyimimin, ilgimin olmadığı bir alan ve çok zorlanıyorum.

-Deneyimli bir tasarımcının altında çalışmam gerektiğini düşünüyorum. Şirketteki tek tasarımcı olmak ve ilk işimin olması, hayalim olan kendi tasarım ofisimi kurabilmek için kimseye ihtiyaç duymadan işimi yapabilecek kapasiteye ulaşma hedefime beni hiç yaklaştırmıyor.

-Şirketin internet politikası son derece baskıcı, çoğu internet sitesi işyerinden bloklanmış. Gmail bile yok, gerisini hesap edin! Araştırma ve yeniliklerden haberdar olma yönü son derece kuvvetli bir insan olarak internet erişimimin blogspot ve typepad ile sınırlı olması beni son derece köreltiyor. Blog yazılarımın seyrelmesinden anlamışsınızdır!

-Ofis kuş uçmaz kervan geçmez biryerde, çok çirkin, ofisin olduğu tüm mahalle çirkin ve güvenliksiz, öğle saatinde 2 adım yürüyecek bir kaldırım bile yok. Camlar da açılmıyor. Boğulduğumu hissediyorum.

-Hiçliğin ortasında olduğu için gidiş gelişler sabah akşam birer saatten günde 2 saat yapıyor. Buraya toplu taşıma da gelmiyor, tek seçenek bir rodeoymuşçasına rahatsız olan servis. 7:30'da evden çıkıp akşam 7'de evde oluyorum yani günün 12 saati iş uğrunda geçiyor, sosyal hayatım, uykum yok.

-Çirkin ofise tıkılmış olmak ve interneti doğru düzgün kullanamamak yaratıcılık isteyen bir meslek için ilham bulmanın imkansız hale gelmesi demek. Öyle kuluçkaya oturup yumurtlar gibi tasarım çıkmıyor malesef!

-Yemekler öyle sağlıksız ve berbat ki kahvaltımı, öğle yemeğimi ve atıştırmalıklarımı hergün evde hazırlayıp getirmem gerekiyor. Yalnız yaşayan biri için bu da zor, çok da vakit alıyor.

-Aranan bir tasarımcı olmak için ihtiyaçım olan birkaç ekstra beceri daha var (bilmediğim bazı programları öğrenmek gibi), bunlar iş dışında zaman ayırıp kendi kendime öğrenmem gereken şeyler.

-Sevgilimi, ailemi, köpeğimi, sabahları koşuya gitmeyi, güne lanet ederek başlamamayı, hayattan zevk almayı özledim.

-Yüksek lisansımı tamamlamak istiyorsam tez çalışmalarına hız vermem, okula sık sık gitmem gerekli.

-Daha çok gencim ve herhangi bir sorumluluğum yok, ideallerim için risk alacaksam bundan daha uygun bir zaman olabilir mi?

Pazartesi patronumla toplantım var, ne yapmalıyım?

a-Ona ay sonunda işten ayrılmak istediğimi mi söyleyeyim? (Nasıl söylesem?)
b-Zam meselesi eskiyene kadar bir ay daha mı burada takılmalıyım?
c-3-4 ay sabredip bir yılı doldurmalı mıyım?

Hangi seçenek daha mantıklı?




3. hariç tüm resimler buradan. 3 numaranın kaynağı bilinmiyor.

Friday, November 28, 2008

Buy Nothing Day Today

Hiçbirşey Satın Almama Günü Bugün
{}
Fig Honey Cake by Summer, from Bread and Honey.
{}
From Les Zigouis by Barbara Berrada.
{}
Barbara Berrada'nın Les Zigouis adlı dükkanından.
{}
Hello dears, it is November 28th so I just wanted to remind you today is "Buy Nothing Day". That includes groceries, restaurant food, bottled water, gas(the biggest capitalists sell gas!), or useless knick-knack we find ourselves buying everyday. You're hungry? Cook something. Your tights have a hole? Sew it. You are bored, want to buy a DVD? Spend time with your family instead. Everything on this page is handmade so I am sure we can manage for one day :) {Although, while buying handmade is usually a great way to "stick it to the man", don't buy them today, buy them tomorrow.} Shakers could survive without buying anything at all, so can animals. So can we.
{}
Merhaba canlarım, bugün 28 Kasım yani "Hiçbirşey Satın Almama Günü". Hiçbirşey dediysek buna bakkaldan yoğurt almak, iş yerine dışardan dürüm söylemek, şişe su almak, benzin(en belalı kapitalistler petrol üreticileri!), hatta hergün farkına varmadığımız minik ıvırzıvırlar da satın alınmayacak şeylere dahil. Aç mısınız? Birşeyler pişirin. Çorabınız mı kaçtı? Tutturuverin. Canınız sıkıldı yeni bir DVD mi almak istiyorsunuz? Ailenizle, sevgilinizle vakit geçirin. Bu sayfadaki herşey el yapımı, o yüzden eminim bir güncük idare edebileceğimize :) {Tabii, normalde el yapımı ürünler almak "sisteme çomak sokmak" adına yapılabilecek en güzel şey. Ama siz gene de bu ürünleri bugün satın almayın, yarın alırsınız.} Shaker'lar, hiçbirşey satın almayıp kendi işlerini kendileri görerek pekala yaşayabiliyorlardı. Hayvanlar da öyle. Bizim nemiz eksik?
{}
Letterpress clocks by Cursive New York.
{}
Kağıt baskı saatler, Cursive New York.
{}
Hand-stitched bird by Cotton Birds Design.
{}
El yapımı kuş, Cotton Birds Design.
{}
Holiday pie in the making by Summer (and her awesomely tattooed hands) from Bread and Honey.
{}
Summer (ve "fırıncı" anlamına gelen harika dövmeli elleri) tarafından yapım aşamasında olan bayram pastası.
{}
UPDATE: Oh, it was Thanksgiving in the USA yesterday, happy thanksgiving everybody! I wish we had it here too, we don't have Christmas either so instead we eat stuffed turkey and decorate a tree in new years', how odd is that :) We are envious of your sweet traditions :) Anyway, you probably have lots of leftovers from yesterday so won't need to cook after all. Love y'all!

UPDATE 2: I heard security guard at a store was smashed to death by greedy shoppers during black friday. See how uncivilized this consumerism craziness is making us?
{}
EKLEME: Satın almayın dedik, Optimum nalet alışveriş merkezine koşup İstanbul'u yağmalayın demedik. Kimsenin beni takmadığının resmidir :P Amerikan alışveriş yamyamları "Kara Cuma" olarak tabir edilen Şükran Günü sonrasındaki indirim gününde (ki bu ayın 28'iydi) sabahın 5'inde açgözlülükten bir mağazanın güvenlik görevlisini ezerek öldürmüşler. Kınıyorum herkesi...!

Thursday, November 20, 2008

I Have Found My Place In The World!

Dünyadaki Yerimi Buldum!
{}
Or rather, my mother, who spent 15 years of her life trying to wake me up and make the school bus wait, has found it for me. I am reading the website of the B-Society with tears of joy that I'm not alone! Rot in hell 9 to 5 (or more accurately 8:30 to 6:00 by Turkish standards).! I want a B-life! Until then, I still have to wake-up at 7 am despite not being able to sleep til 1:30 am.
{}
"Why do we still get up at cockcrow and when the cows moo, when only 5% of the population work within agriculture or fishing?
Why does everything have to take place in the same rhythm and pace, resulting in a huge problem with our infrastructure?
Why has the societal framework primarily been arranged to suit people working from 8 am to 4 pm?
Let the tyranny of A-time end. Let us create a B-society. Let us create B-patterns in our work and in our families. Let us have quiet mornings and active evenings. Life is too short for traffic jams. Let us have more all-night shops!
There is a general consensus that, in the future, Denmark and many other countries will have to make a living from the inner processes of thought, i.e. ideas, creativity, innovation and design. In the innovation society we will be paid for thinking – and this work of thought is an inner process best stimulated when working rhythms and working hours are individual. It therefore becomes important to work when one is most productive.
B-society has good social economics as it generates quality of life as well as productivity if B-persons work when they are at their mental peak."

B-people, unite! It's not our aim to turn the A-people upside down. We only want to have the flexibility to adjust our lives & work according to our own Circadian rhythm so that we can be more happy, healthy and productive.
{}
Daha doğrusu hayatının 11 yılını sabahları beni yataktan sürükleyip okul servisine beklemesi için camdan çığırarak geçiren annem buldu (geri kalan 4 yıl boyunca okula geç kaldım). B-Society, yani B-Toplum'un sitesini gözümde mutluluk gözyaşlarıyla okumaktayım. Yalnız değilmişim! Cehennemde çürü 8:30-6:00 iş saatleri. Ben B-Yaşam istiyorum! Tabi o zamana dek 1:30'a kadar uyuyamamama karşın sabahın köründe kalkmaya devam.
{}
"Toplumun yalnızca %5'i tarım veya balıkçılıkla uğraşırken, neden hala inekler mööleyip horozlar öttüğü zaman uyanıyoruz?
İç yapımızda büyük problemlere yol açmasına rağmen neden herşey aynı ritim ve hızda işlemek zorunda?
Neden toplumsal yapı saat 8 ile 4 arası çalışabilen insanlara yönelik ayarlanmış?
A-Zaman'ın despotluğu artık bitsin. Bırakın B-Toplumunu yaratalım. Bırakın iş ve aile hayatımızda B-düzenini oturtalım. Bırakın sabahlarımız sessiz, öğleden sonralarımız aktif olsun. Hayat trafik sıkışıklıkları için fazla kısa! Dükkanlar geceleri de açılsın!
Genel kanı, gelecekte, Danimarka ve diğer birçok ülkenin geçimlerini içsel düşünce süreçleri ile kazanacağı yönünde; mesela fikirler, yaratıcılık, yenilikler ve tasarım. Yenilikler toplumunda bize düşünmemiz için para ödenecek - ki bu içsel düşünce sürecinden en iyi sonuç çalışma ritimleri ve saatlerinin bireye özgü olacak şekilde ayarlanması ile alınabilir. Yani kişinin en üretken olduğu saatlerde çalışması çok önemli hale gelecek. B-kişiler zihinsel olarak zirvedeyken çalıştıklarında B-toplum üretkenliğin yanısıra hayat kalitesini de yükselteceği için sosyoekonomik açıdan çok daha iyi. "

Türk B-kişiler, toplanın. Yurtdışında B-kişi sertifikası alarak çalışma saatlerinde değişiklikler talep eden insanlar var. Nasıl ırk, dil- din ayrımcılığı yapılamıyorsa biyolojik saat ayrımcılığı da yapılmamalı. Amaç A-kişileri safdışı bırakmak değil, yalnızca herkesin en üretken olduğu saatlere göre yaşam düzenini oluşturabileceği bir esneklik sağlamak.

Wednesday, November 19, 2008

A Little Bragging...

Övünmek Gibi Olmasın...
{}

{}
I took the Color IQ Test that How About Orange suggested, and I am proud to say I scored a zero, which means no mistakes. Though not seeing any of this color genious I apparently have in real life is a mystery! If you haven't done the test already, I challenge you to :)
{}
How About Orange'ın önerdiği Renk IQ'su Testini yaptım, gururla açıklıyorum ki skorum sıfır, ki bu mükemmel, hatasız anlamına geliyor. Bu renk dehamı gerçek hayatta pek uygulayamamam ise bir muamma... Siz de yaparsanız aklınızda olsun, testi bitirince çıkan ilk sayfada hangi tonlarda daha zayıf olduğunuzu görebiliyorsunuz, yaşınızı ve cinsiyetinizi(m=e, f=k) girdikten sonra skorunuzu öğreniyorsunuz.
{}

Tuesday, October 14, 2008

Life Clock

Bertrand Planes Life Clock - Yaşam Saati

I am traumatised by this. Why? Quote from Designboom:

"Nothing seems out of the ordinary when you first look at this clock. Upon closer inspection, you may notice the numbers seem a little high. This is because one rotation of this clock is equal to the average human lifespan. The clock is an artwork by Bertrand Planes which uses an ordinary clock slowed down 61320 times to make each minute equal to a year."

I guess if it is making me think so much it is a good piece of art.

It's reminding me that being 23 now doesn't mean I am not running out of time. I am well past the first quarter, so I have to hurry if I want to gather all the experiences I need if I want my soul to "level up". The very visual description of "running out of time" is scary and slightly depressing.

But from another point of view, it might be a good piece to have at home to influence better time management! Also, when you are 63 and get the feeling you are too old to start anything new, you can see that ahead of you is the same amount of time as a persons whole childhood and teen years which really hold the fondest memories of family, first love, fun times... Remember how many new things you learnt in that period of time.

The human lifespan is displayed in a circular motion, not linear, so (if you are religious) you can even be excited about the new beginning when the clock hits 0 for the second time. Thinking like this makes todays's trouble seem petty and makes me want to embrace life for what it is; a short adventure which I get to write the storyline of, and be the hero of it.

Bu saat beni travmatize etti. Niye mi? Designboom'dan açıklaması:

"Bu saate ilk bakışta olağandışı birşey görünmüyor. Daha yakından baktığınızda numaraların biraz yüksek olduğunu farkedebilirsiniz. Bunun sebebi bu saatin bir turunun ortalama insan ömrünün süresine eşit olması. Bu saat, her dakika bir yıla denk gelecek şekilde normal bir saatin 61320 kat yavaşlatılmasıyla oluşturulmuş Bertrand Planes imzalı bir sanat eseri."

Beni bu kadar düşündürdüğüne göre sanatsal değeri epey yüksek olmalı.

Bana yaşımın 23 olmasının zamanımın tükenmekte olduğu gerçeğini değiştirmediğini hatırlatıyor. İlk çeyreği oldukça geride bırakmışım, yani ruhumun bu hayattan aşama atlayarak ayrılmasını istiyorsam gerekli deneyimleri toparlamak için acele etmeliyim. "Zamanın tükenmesinin" hayli görsel tanımlaması biraz ürkütücü.

Başka bir açıdan bakacak olursak bu saati eve asmak zamanı daha iyi değerlendirmek için iyi bir motivasyon unsuru olabilir! 63 yaşınıza gelip de artık yeni başlangıçlar yapmak için çok yaşlı olduğunuzu düşünüyorsanız saate bir bakın; bir insanın tüm çocukluğunu ve ergenlik dönemini kapsayacak kadar süre var hala önünüzde. O yıllarda ne kadar çok şey öğrendiğinizi, aileniz, arkadaşlarınız, aşklarınız ile ömrünüzün belki de en sıcacık hatıralarını oluşturduğunuz zamanın o dönem olduğunu hatırlayın.

Bu saatte insan hayatı lineer (çizgisel) değil de dairesel, yani bir döngü olarak anlatılmış. Birazcık dini inancınız da varsa saat ikinci kere sıfırı vurduğunda yeni bir başlangıç için heyecan duyabilirsiniz. Bu şekilde düşünmek bugünün dertlerini önemsizleştiriyor, bende hayatı asıl olduğu şekliyle kucakla isteği yaratıyor; hikayesini benim yazdığım, kahramanı ben olan bir macera.

Friday, September 19, 2008

A Girl With A Dog, A Dog With a Mission

Köpekli Bir Kız, Görevde Bir Köpek
{}
Notice the new logo on my sidebar? It is made by Mary-Laure of the lovely blog Aurea, for all girls with dogs and blogs to use. Click to get your own. It is spreading fast, I spotted it at El Beso.
{}
Mine is in honor of this water creature:
{}
Yan sütundaki yeni logoyu farkettiniz mi? "Blog'u ve Köpeği Olan Bir Kız" diyor logoda. Aurea adlı blog'dan Mary-Laure hazırlamış, hızla yayılıyor. Ben El Beso'da gördüm. Siz de istiyorsanız buradan alın.
{}
Benimki bu su yaratığının onuruna:
{}
{}
{}

{}
See the determined expression on her face? It because she has a mission of diving underwater and taking out a rock at least as big as her head, and carrying it to the shore(and doing this like 20 times). See the whole photonovel here.
{}
Kafasından ne planlar geçiyor bunun dersiniz? Suyun altına dalmak, en az kafası büyüklüğünde bir kaya parçası çıkarmak, onu kıyıya taşımak, ve aynı şekilde çıkarmış olduğu diğer 20 taşın yanına koymak. Fotoromanın devamı için buraya tıklayın.

Thursday, September 18, 2008

Escape

Kaçmak
{}
No picture, it's a day of thinking, imagining, and longing... Lately I can hardly contain myself. I am experiencing a magnetic pull, to where I do not know. Just away from here.
{}
I want to read this book, and this one too. Both by Thoreau.
{}
Bugün resim yok. Bu bir düşünme, hayal etme, özlem duyma günü... Son zamanlarda kalıbıma sığmakta zorlanıyorum. Nereye olduğunu bilmediğim manyetik bir çekim hissediyorum. Tek bildiğim buralardan uzaklara olduğu.
{}
Bu kitabı, ve de bunu okumak istiyorum. İkisinin de yazarı Thoreau. Türkçeleri burada. Basit Bir Yaşam blog'unu çok seviyorum, bu kitapları okuma fikrini de oradan edindim. Ufak alıntılar yayınlıyor, bir göz atın.

Tuesday, July 15, 2008

Oh-so-tagged


Image from Style Court

Tagged, yay! Sometimes I get the feeling I am one of the rare bloggers who actually enjoy being tagged, maybe that's because this is my second ever tag. Thanks Romany of The 16 Diaries for including me in your game :) Here are the rules: The rules are posted at the beginning. At the end of the post, the player tags 6 people and posts their names, then goes to their blog and leave a comment, letting them know they’ve been tagged and asking them to read your blog. Let the person who tagged you know when you’ve posted your answer.

1) What was I doing 10 years ago?

10 years ago I was 13, in the beginning of my now shamefully remembered teenage angst years, getting a home-made permanent tattoo on my ankle by my 14 year old friend. Yeah, I still have the thing.

2) What are 5 things on my to-do list today?

  • Come up with a few post ideas for my blog.

  • Do some sketches and think for a design idea for a new desk.

  • Work out

  • Go see a movie

  • I have been a bit sick for the last couple of days, so keep eating the advised food to keep myself together and do all of the above.

3) Snacks I enjoy:

  • Big bowl of muesli, fibered cereal, dried fruit and fresh fruit all thrown together with milk.

  • Cinnamon cookies & a cappuccino

  • Ice cream

  • An egg, red & black pepper, some feta cheese, salt and parsley mixed into a goo, put on slices of bread and roasted in the oven until crispy.

4) Places I've Lived

Istanbul (Turkey), PA USA.

5) Things I'd do if I were a billionaire.

  • Set up my own design firm, find an awesome office and hold big parties for networking and finding clients.

  • Live the life of a nomad; travel around the globe, living in the cities I like for a few months each.

  • Buy a helicopter (I hate traffic and cars)

  • Give my parents unlimited funding to decorate & advance their dream house the way they like.

  • Buy my boyfriend the Ferrari he wants and have a long private track built for him to drive it on.

  • Buy a town and build it in the style of Bree-town of the Lord of the Rings, clothes, ponies and lifestyle included. Call out for people who want to live like that, and provide them with homes and make a sustainable-living community of them. I think this would be both the realisation of my fantasy and a good deed in the same time!

6) People I want to know more about



Leonardo DaVinci

Quentin Tarantino

Angelina Jolie



7) Your turn...

Closet Therapy

Karla's Closet

Will tag more people when I figure out who's been already tagged and who's not.

UPDATE: Wonderful new blog A Beleza de Todas as Coisas is also tagged!